ortaciliGs-FB ,   Bu sarki bütün Batitrakya Radyosunu dinleyenlere gelsin Özzelikle de ortacili Ksaderfeme gelsin. Antropakia imaste Sarki Koray Avci dan Unutamam seni.brbr...    |           ortaciliGs-FB ,   Bütün Batitrakya Kardeslerime Almanyadan Selamlar Radyomuz hayirli olsun. Cümleten iyi dinlemeler...    |           ortaciliGs-FB ,   Almanyadan Fürthden Selamlar. Hayirli Dinlemeler...    |           Batitrakyaninsesi (Yünanistan) ,   Degerli Battrakya Fm Dinleyicileri Radyomuzda 24 saat Müzik Dinliyebilirsiniz ve Arkadaslariniza Radyomuzu Tavsiye Etmenizi istiram Ediyoruz.RADYOMUZU CEP Telefonundan,da Dinliyebilirsiniz Saygilarimizla......BatiTrakyaninSesi BatiTrakya Fm yönetimi...    |           Ortacili Can (Almanya - Erlangen) ,   BatiTrakyaninsesi Radyosu BatiTrakya Fm Tüm Batitrakyali Kardeslerime Hayirli Ugurlu Olsun ve Stresten Uzak Bir Keyif versin.Basarilarinizin Devamini Dilerim......    |           Zemlek (GÜMÜLCİNE) ,   BATITRAKYANIN SESI herkese hayırli olsun...    |         
Kullanıcı:    Parola:    Üye Ol   Şifremi Unuttum  
 
 
 

Bati Trakya ve Dr.Sadik Ahmet


 

Dr. Sadık Ahmet (1947 - 1995)

7 Ocak 1947 yılında, Gümülcine vilayetinin küçük Sirkeli köyünde dünyaya gelen Batı Trakya Türklerinin lideri Dr. Sadık Ahmet, ilköğrenimini kendi köyünde, orta ve lise öğrenimini Gümülcinedeki Celal Bayar Lisesinde tamamladı.

1966-67 yılında önce Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesine bir yıl sonra da Selanik Üniversitesi Tıp fakültesine giren Sadık Ahmet, 1974 yılında bu fakülteden hekim olarak mezun oldu. Üniversite mezuniyetini, Yunan Ordusunda 34 ay süren piyade erliği izledi.

Hemen ardından da, Orta Yunanistanda bir yıl mecburi hekimlik hizmetinde bulunarak, 1978 yılında Batı Trakyaya döndü.

Batı Trakyaya gelişi ile birlikte; bir yandan Cerrahi ihtisasını yaparken diğer yandan da toplumun sorunları ile yakından ilgilenmeye başladı.

Dr. Sadık Ahmet, 1985 yılında Batı Trakya çapında bir imza kampanyası başlattı. Amacı Batı Trakya Türklerinin sorunlarını dünya kamuoyuna duyurmaktı. Yaklaşık 15.000 imza topladığı bir sırada (8 Ağustos 1986) tarihinde tutuklandı.

25 Eylül 1987 tarihinde tek başına Selanike giderek, orada toplantı halinde bulunan Demokrasi İnsan Hakları üyelerine toplum sorunlarını ileten bir broşür dağıttı.

1988 yılında kampanyasından ötürü 30 ay hapis cezasına çarptırıldı.

18 Haziran 1989 seçimleri öncesinde milletvekilliği adaylığı iptal edildi.

26 Ocak 1990 tarihinde Batı Trakya Türklerine "TÜRK" diye hitap ettiği için hapis cezasına çarptırıldı ve Selanik Dudullu hapishanesine gönderildi. İki ay hapis yattıktan sonra, hapis cezası paraya çevrildi ve serbest bırakıldı.

8 Nisan 1990 milletvekili seçimlerinde aday oldu ve ikinci kez bağımsız milletvekili seçildi.

Batı Trakya Türklerinin ilk siyasal partisi olan Dostluk, Eşitlik ve Barış (DEB) partisini kurdu. (13 Eylül 1991)

1993 genel seçimlerinde Yunanistanın getirdiği kasıtlı seçim barajı dolayısıyla parlamentoya giremedi.

Batı Trakya Türklerinin haklarını dünya platformunda ararken bir yandan da Batı Trakya Türklerini iktisaden kalkındırma projeleri üzerinde çalıştı.

Evli ve Levent ile Funda adında iki çocuk babası olan Dr. Sadık Ahmet; Batı Trakya Türk azınlığının haklarının imza altına alındığı Lozan barış antlaşmasının yıldönümü olan 24 Temmuz 1995 günü şüpheli bir trafik kazasında hayata veda etti.

 

Batı Trakyanın Sınırları
Karadeniz,Marmara ve Ege deniziyle Balkan-Rodop dağ silsilesi arasında kalan ve Trakya adı verilen arazi parçasının batı kesimidir. Trakya doğu ve batı olmak üzere iki kısma ayrılır.Doğu Trakya, bugünkü Türkiyenin Avrupa kıtasındaki arazisini teşkil eder. Bunun dışındaki kısmı ise Batı Trakya olup 1913te kurulan Batı Trakya Hükümet-i Müstakillesi sınırları esas alındığında bir kısmı Yunanistanın sınırları diğer bir kısmıda Bulgaristanın sınırları içinde bulunmaktadır.1923 Lozan Antlaşmasıyla sınırları çizilen Batı Trakya ise bugün tamamen Yunanistanın idaresinde olan bölgedir. Günümüzde Batı Trakya doğudan Meriç nehriyle Türkiyeden,batıdan Mesta karasu nehriyle Makedonyadan kuzeyden Rodop dağları ile Bulgaristandan ayrılmış olup güneyden de Ege deniziyle çevrilidir.Bölge İskeçe,Gümülcine ve meriç vilayetlerinden oluşmaktadır.



Batı Trakyanın Kısa Tarihçesi
Batı Trakya, MÖ.2000 yıllarından beri üzerinde yaşanılan bir bölgedir.Bölgenin en eski halkı,Hint-Avrupa kökenli bir halk olan Traklardır.MÖ:7.yüzyıldan itibaren bu bölge sırasıyla Pers,Yunan ve Makedonya uygarlıklarının egemenliğinde yaşamış,bundan sonra MÖ:335 yılına kadar Trakya Krallığı hüküm sürmüştür. Daha sonra Batı Trakya,Roma ve Bizans imparatorluklarının egemenliği altında yaşamıştır.Osmanlı devleti bölgeyi 1354 yılında fethetmiş ve burada 559 yıl hüküm sürmüştür.Ancak bölgede Türk varlığının,Balkanlara MÖ 2.yüzyılda ulaşan istik Türklerinin ve Ortaasyadan batıya göç eden kavimlerin gelişiyle başladığı bilinmektedir. Hun Türkleri MS 4. yüzyılda Avar Türkleri 5.yüzyılda,peçenekler 9.yüzyılda ve Kuman Türkleri II.yüzyılda buraya yerleşmişlerdir.Batı Trakyadaki bu Türk kavimleri Osmanlıların Balkanları fethi sırasında faydalı olmuşlardır.Hatta Balkanlarda konuşulan Slav dilinde "yardımcı"anlamına gelen"pomaga"veya"pomagadiç"kelimelerinden gelişen pomak ismi,Balkanların fethi sırasında Osmanlı Türkleri tarafından Kuman Türklerine verilen isimdir. yurtlarından ayrılıp batıya yönelen Hunlar,MS 4. asrın ortalarında Alan ülkesini ele geçirerek Doğu Gotları hakimiyetleri altına aldılar.Daha sonra Tunayı aşarak Trakyaya kadar ilerlediler.Hun hükümdarı Rua zamanında Doğu Romayı haraca bağlayan Hunlar,Atillanın Bizanslılarla yaptığı savaşlarda Singudunun(Belgrad),Naisus(Niş),Philippopolis (Filibe) gibi 70 kadar Bizans şehrini topraklarına dahil ettiler.453de Atillanın ölümünden sonra Avrupada kalan Hunların bir kısmı sonradan gelen Avarlara katılmış,diğer bir kısmı da Slav ve Germenlerle karışmışlardır.Ancak şu kadarını belirmek lazım gelirse Keltler İllirler ve Traklar,buralara Hunlardan da önce gelip yerleşmişlerdir.Hunların batıya gittikleri yolu izleyen Avar Türkleri,Batı Rusya ve bugünkü Polanyanın Pripet,Dinyeper ve Dinyester bataklıklarında yaşayan Slavları da önlerine katarak Balkanlara inmişler,böylece Balkanların büyük ölçüde Slavlaşmasına sebep olmuşlardır. Daha sonra bölge,Türk soyundan olan Bulgarlar ve Macarların istilalarına maruz kalmış,Bulgarlar XX.yüzyılda batıda Morova suyuna,Sıbistana;Güneyde ise Makedonyaya kadar uzanan topraklarda siyasi varlık göstermişlerdir.Macarlar ise MS 896dan itibaren peçenek Türklerinin gitmesiyle Tuna ve Tisanın suladığı ovalara yerleşerek,Bizanslılarla,diğer Türk boylarına karşı ittifak halinde yaşamışlardır. Türklerin Oğuz kolundan olan Peçenekler Bizansa karşı yaptıkları savaşlarda defalarca Tunayı geçmişler,Makedonyaya,hatta sırbistan ve Bosna-Herseke,kadar gelmişlerdir.Ancak XII.asırlarda benliklerini yitirmeye başlamış ve bir müddet sonra da tamamiyle Macarlaşarak silinmişlerdir.Aynı yüzyıllarda Kumanlar(Kıpçaklar) da Doğu Avrupada devlet kurmuşlardır. Bulgar Türkleri,Hristiyanlığı kabul edip Bizans Ortodoks Kilisesine tabi olduktan sonra,zamanla Slavlaşmışlar ve X.asırda lisanlarını tamamen unutmuşlardır.Macarlar ise,Bulgar Türklerinin akibetine uğramamak için Hristiyanlığın katolik mezhebini kabul ederek,Kuman (Kıpçak) Türkleri ve diğer türk kabilelerine karışmışlardır. "Kuman-Peçenek"Türk Fderastonunun M.1091de yıkılmasından sonra,Trakya ile Rodoplar,Makedonya ve Bulgaristanın dağlık bölgelerinde kalmış olan Kumanlar,Osmanlı Türklerinin Balkanları fethetmelerine kadar,"Şaman"dinine mensup olarak yaşamışlardır.20 Ağustos 1389 M.(791 H.)tarihinde meydana gelen Birinci Kosava Savaşını müteakip kendi arzularıyla islamiyeti kabul etmişlerdir.

Osmanlı Türklerinin Batı Trakyayı Fethi
Türklerin güneyden Rumeliye geçişleri,ilk olarak Osmanlılardan önce,Aydınoğlu Umur Bey tarafından gerçekleştirilmiştir.Bizans İmparatorluğu tacı için,III.Andranikosun ölümü üzerine başlayan çekişmeden büyük demostik (İmparatordan sonra gelen kara ordu komutanı) Kantakuzene yardım etmek üzere donanmasıyle Rumeliye geçti. Umur Bey,1344yılına kadar Kantakuzene yardım etti.Ancak,bu tarihten sonra Kantakuzen,Umur Beyin de tavsiyesine uyarak Osmanlı padişahı Orhan Gaziye kendisine yardım etmesi için başvurdu.Orhan Gazinin oğlu Süleyman Paşa,kumandasındaki 20.000 kişilik Türk kuvvetlerini Rumeliye geçirdi.Bu kuvvetler Edirnenin geri alınması için Kantakuzene yardım etmişler,geri dönüşlerinde Çimpe (Çimpi) Kalesine bir miktar kuvvet bırakmışlardır.Daha sonra Gelibolu şehir ve limanını alarak Rumelide yerleşmek için bir köprübaşı elde etmiş oldular. Osmanlı Türklerinin Geliboluya yerleşmeleri,Avrupalıların dikkatlerini çektiysede,Balkanların durumunun karışık olması Türklerin işini kolaylaştırdı.Malkara,Tekirdağ ve Bolayır alındıktan sonra,Avrupa devletleri ve Bizans tarafından yapılacak bir müdahale ihtimali de göz önüne alınarak Anadoludan bu bölgeye Türk ve Arap göçmenleri getirilmiş,Gelibolu ve Marmara sahillerine yerleştirilmişlerdir. Süleyman Paşanın ve Orhan Beyin vefatlarıyla,şehzade Murat Beyin Bursaya dönüşü,Rumelideki fetih hareketlerini büyük ölçüde aksatmış,Bizanslılar ileri bir yürüyüşle Malkara ve Çorluyu geri aldıkları gibi ,Marmara sahillerini de elde etmeye çalışmışlardır.Osmanlı Padişahının başlarında olmadığı bir anda Rumelideki kuvvetlere kumanda eden Lala Şahin Paşa,Hacı ilbey ve Evranos Beyler,Bizanslılara karşı şiddetle mukavemet ederek,Rumelide çıkması muhtemel bir paniği önlemişlerdir. I.Murat Anadoluda işleri yoluna koyup,Balkanlarda tekrar fetihlere başladığı sırada,buralardaki siyasi durum,Osmanlı ilerlemesini kolaylaştıracak vaziyette idi.Sırp hükümdarı Duşanın ölümünden sonra Sırbistan prensleri birbirleriyle mücadele ederken,Bulgarlar ve Rumlar da dahili mücadele içerisindeydiler.Latinler ise yukarıda saydığımız unsurlarla daimi anlaşmazlık halindeydiler.Kuzeyde Macar Kralı Büyük Layoşun,güneyde Venediklilerin Katolikliği,Ortodoks Balkanlara zorla kabul ettirme teşebbüslerini,bu bölgenin yerli halkı benimsemiyordu.Bu durum ,adalet ve vicdan hürriyetine büyük bir titizlik göstern Osmanlıların yerli halkın sempatisini kazanmasına sebep olmuş ve fethi kolaylaştırmıştır. Daima ilerleyen ve ilk önce bir uç beyliği olarak kurulan Osmanlı devleti, I.Murattan itibaren düzenli ordularla ve Lala Şahin Paşa,Evranos Bey,Hayreddin Paşa gibi değerli kumandanlar sayesinde,Ferecikten başlayarak,Gümülcine,İskeçe,Drama,Kavala,Serez ve Karaferya kasabalarınıda eline geçirerek Batı Trakyanın tamamını fethetmiştir (1363-1374).Batı Trakyaya 1363 yılından önce de Anadoludan bazı Müslüman Türk boylarının gelip yerleştiğini biliyoruz.Gümülcine Kırmahalle Camiinin içinde bizzat gördüğümüz (581 H./1185 M.) tarihli bir kabir taşı bulunmaktadır.Bu bölgenin fethinden önce şu veya bu sebeple oraya giden Türklerin bölgede yaşadıklarını göstermektedir.Daha sonra kademe kademe Balakan yarım adasının tamamı fethedilmiş Moranın alınması kesin olarak gerçekleşip,Yunanistanın Osmanlı topraklarına katılmasıyla fetih hareketleri, Osmanlıların takip ettikleri kademeli fetih politikasıyla 16. asra kadar sürmüştür. Osmanlılar,Balkanlarda feth ettikleri topraklara Anadoludan Türk oymakları getiriyor,bu topraklardaki şehir ve kasabalara yerleştiriyorlardı.Osmanlı döneminde Rumelide büyük iskan politikaları izlenmiştir.İlk iskan faaliyeti Sultan Orhan zamanında yapılmış,Karesi halkından bir grup göçebe1357de Gelibolu çevresine ve daha sonra da Hayraboluya yerleştirilmiştir.Daha sonra I.Murat devrinde, Saruhan bölgesindeki yörükler Serez bölgesine yerleştirilmiş,ayrıca 1400yılında Menemen ovasında bulunan yörükler Filibeye sürülmüşlerdir.Teselyanın fethinden sonra buraya da önemli sayıda yörük kavimleri yerleştirilmiş,Osmanlıların Yenişehir olarak adlandırdıkları bugünkü Larissa şehri kurulmuştur.Ayrıca,Tanrıdağı (Karagöz) yörükleri 1453 ile 1642 arasında Demirhisar,Kelmeriye,Drama,Kavala,Sarışaban,Çağlayık,Yenice-i Karasu, Gümülcine, Eğrican, Dimetoka, Ferecik ile Doğu Trakya ve Bulgaristana,Selanik yörükleri Makedonya ve Teselyaya;Ofçabolu yörükleri Manastır,Kosova,Bulgaristan ve Dobrucaya;Vize yörükleri Doğu Trakya ile Dimetoka ve Hasköyde iskan edilmişlerdir.Bu oymakların Rumalide çoğalmaları ve geniş alanlara yayılmaları,Osmanlı Devletinin bu bölgede yaşayan halka yönelik kanun ve nizamnameler çıkarmasına sebep olmuştur.Osmanlı Devleti buralardaki yerli aristokrasiyi kendi askeri sınıfı içerisine alamaya çalışmış,Ortodoks Metropolit ve piskoposlarına tımar tahsis etmiş,önemli manstırların imtiyazlarını onaylamış,birçok şehirlerin eski imtiyaz ve vergi muafiyetlerini devam ettirmiştir.Osmanlıların Balkanlardaki fetihleri sırasında yerli halkın Osmanlı idaresini tercih etmesi,bu fetihleri kolaylaştıran bir faktör olmuştur.

Batı Trakyada Osmanlı Gücünün Zayıflaması
Kanuni Sultan Süleyman devrinde zirveye ulaşan Osmanlı Devleti, 16.asır sonlarında gerilemeye başlamış ve 17. y.y.da "Köprülülerin" idaresinde son kalkınma hamlesini yaptıktan sonra ,1682 yılında başlayan harpte Avusturya ve müttefiklerine yenilerek,Karlofça barış antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı (24 Recep 110 H./ 26 Ocak 1699 M. ).Osmanlı Devleti için bir dönüm noktası sayılan bu antlaşmayla,Avusturya,Venedik,Lehistan ve Rusyaya ilk defa olarak büyük bir toprak parçası terkedilmiş;böylece Osmanlı askeri gücünün düşman karşısında zayıfladığı ortaya çıkmıştır.Osmanlı Devletinin zayıflamasından istifade etmek isteyen Rusya,Çar I.Petrodan itibaren sıcak denizlere inmek amacıyla Balkanlarda askeri harekata başlamıştır.1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Osmanlı Devletindeki Ortodoksların himayesini ele alarak Karadenizden Egeya kadar olan bölgelerde etkisini arttırmıştı.Bu tarihten itibaren 18. yüzyıl sonuna kadar meydana gelen gelişmeler,Rusyanın Osmanlı Devleti karşısındaki tehdit ve baskısının daha da artmasına sebep olmuştur. 1789 Fransız ihtilali ile güçlenen milliyetçilik fikirlerinin Osmanlı Devletinde yayılmasıyla çıkan Sırp (1804-1817 )ve Yunan (1815-1830 ) isyanları,1814te Etniki Eterya Derneğinin kurulmasıyla başlayan Yunan bağımsızlık hareketi,Osmanlının ,bölge siyaseti içindeki zayıflamam sürecini hızlandırmıştı.Yunanlıların 1821-1829 yılları arsında Osmanlı Devletine karşı giriştikleri mücadelede Rusya,Yunanlıları desteklemiş,Fransa ve İngilterede Rusyanın Yunanistan üzerinde tek başına hak sahibi olmasını engellemek için yine Yunanistanın yanında yer almışlardı.Rusyanın, 1806-1812 yılları arsında yürüttüğü savaş sonucunda imzalanan Bükreş Antlaşmasıyla Eflak-Boğdan ve Beserabyayı işgalinden sonra,Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan 1828-29 savaşı neticesinde imzalanan Edirne Antlaşmasıyla (14 Eylül 1829 ) Sırbistan ve Eflak-Boğdana geniş ölçüde muhtariyet verilmişti.Aynı yıl içinde daha önce,İngiltere,Fransa ve Rusya arasında Londrada imzalanan bir protokolle Yunanistanın bağımsızlığı öngörülmüş,bu karar yine Edirne Antlaşmasıyla Osmanlı Devletine kabul ettirilmişti.Edirne Muahedesi Yunanistana istiklal kazandırmışsa da Rusyaya hiç bir fayda sağlamamıştı.Bu yüzden Türk düşmanlığını milli bir siyaset haline getiren Ruslar,Balkan milletlerini tahrikle Osmanlı Devletinin başına çeşitli gaileler çıkartmaktan geri kalmıyorlardı.Bu hareketler sebebiyle 1853 yılında çıkarılan "Kırım Harbi"nde İngiliz ve Fransızlar da Osmanlı yanında yer almalarıyle Ruslar feci bir mağlubiyete uğramışlar ve 1856da imzalanan"Paris Muahedenamesi"yle,iki tarafın da Karadenizde tersane kurması ve donanma bulundurması yasaklanmıştı.Bu gelişmeler yanında Rumelide çıkan isyanlar,Rusya ve Avrupa devletlerinin müdahaleleri ve bölge halklarının Osmanlı idaresine bağlılıklarının azalması,Rumelide ve dolayısıyla Batı Trakyadaki Türk varlığının gerilemeye başlamasında bir dönüm noktası olarak kabul edilebilecek olan 1877-78 Osmanlı-Rus savaşını hazırlayan unsurlar olmuştur. "93 Harbi"olarak da anılan 1877,1878 Osmalı-Rus savaşında yaşanan yenilgi,Balkanlarda yaşayan Türkler ve hatta bütün bölge halkı için,çatışmalar,yağmalar,toplu katliamlarla dolu acı bir kaderin başlangici olarak görülebilir.Çünkü bu yenilgiden sonra Rus askerlerinin ve Bulgar çeteçilerin, daha sonraki tarihlerde Yunanlıların,Sırpların ve Osmanlının çöküşünden yararlanarak Balkanlar üzerinde hak iddia eden bütün güçlerin oyunlarıyla bu bölge artık,huzursuzluk ve baskılar altında durmak bilmeyen bir mücadele ve çaresizlik içinde yaşanan bir yıkılma sürecine girmiş oluyordu. Ayestefanos Antlaşması sonrasında Osmanlı Devletinin elinden çıkan topraklarda Rusların ve Bulgarların idaresi altında kalmış olan Türkler,Ayastefanos Antlaşmasını tanımadıklarını belirten eylemlere ve ayaklanmalara başladılar.Antlaşmanın imzalanmasından kırk gün sonra,Rodop sıradağlarının kuzeyinde,Çirmen yakınlarında, Türklerle Kazak süvarileri arasında ilk silahlı çarpışmalar meydana geldi.Bundan sonra ayaklanmalar,bütün Doğu Rumeli ve Rodoplarda birçok yere yayıldı.Rodop dağlarına sığınan Türkler,önce Rus orduları Başkomutanı Grandük Nikolaya başvurmuş,yapılan zulümlere bir son verilmesini istemişler,ancak bu müracaatler dikkate alınmamıştı.Süleyman Paşa komutasındaki Türk kolordusu mensupları,Rus kuvvetleri tarafından yenildikten sonra, arta kalan Osmanlı askerlerini de aralarına alıp ellerine geçirdikleri birkaç topla kendilerini müdafaaya devam etmişlerdir.Rus kuvvetleri,Bulgar çeteleriyle birlikte ayaklanmaları bastırmaya çalışmış,arazinin elverişsiz olması nedeniyle başarılı olamamıştır.Türklerin ayaklanmaları ve mücadeleleri,Ruslar için büyük bir problem haline gelmiştir. Bu mücadeleler devam ederken,Türklerin ileri gelenleri de yardım elde etmek amacıyla Babıaliye başvurularda bulunuyorlardı.Türklerin milletvekilleri Abdullah Efendi ve Hacı Halil Efendi tarafından derlenen ve Trakyalı milletvekilleriyle köy meclis üyelerinin imzalarını taşıyan bir muhtıra,Padişah II.Abdülhamide ve İngilterenin İstanbul Sefiri Layarda gönderilmiş,muhtırada; "Rusyanın Rumeliye tecavüzünden beri Ruslar ve onlara öncülük eden Bulgarlar , Türklere türlü eza ve cefalarda bulunmuşlar....akıl ve hayale sığmayacak,insanlığa yakışmayacak hareketlerde bulunmuşlardır." denilmişti.Rodop Türklerinin Osmanlı hakimiyetinden hiçbir ülkenin hakimiyetine girmeyeceklerini,Rus ve Bulgar ordularına karşı kanlarının son damlasına kadar mücadelelerini sürdüreceklerini belirten Türk ileri gelenleri,Osmanlı Padişahından silah ve cephane istemiş ve bu cephanenin Rodop Türklerinin savaşı kazanmalarına yardımcı olacağını bildirmiştir.Ancak Padişah Rodop Türklerinin bu isteklerine karşı hiç bir yardımda bulunamamıştır.Rodop Türkleri ise mücadeleyi daha düzenli bir şekle dönüştürmüştür,Osmanlı tarihinde ilk Türk Muvakkat Hükümetini kurarak mücadelelerini siyasi bir organizasyon içinde sürdürmüşlerdir. Bu hükümet,bir kaynağa göre 16 Mayıs 1878, diğer bir kaynağa göre ise 4 Mart 1878 tarihinde,Sultanyeri kazasının karatarla köyünde kurulmuştur.Hükümetin dört kişilik bir kurucular heyeti (Ahmet Ağa Timirski,Hacı İsmail Efendi,Hidayet Paşa ve Kara Yusuf Çavuş ) ve otuz kişilik bir temsilciler meclisi bulunuyordu.Aşağı yukarı dört milyon Türkün yaşadığı bir bölgenin hükümeti durumundaydı. Rodop Muvakkat Türk hükümeti Bulgar istilalarına karşı sekiz sene süreyle çetin bir savaş vermiş,Balkanları savunmuş olan Süleyman Paşa ve Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa ordularının,silah ve diğer mühimmatından yararlanmışlardır.Rus ve Bulgar istila saldırılarına karşı Rodopları başarıyla savunan Türk kuvvetlerinin sayısı,değişik kaynaklarda çok farklı olarak gösterilmiştir.Herhalde eli silah tutan bütün Türkler gerektiğinde savaşa katıldıklarına göre,zaman zaman,çeşitli sahalarda kullanılan bütün Türk kuvvetlerinin sayısı onbinle yirmi,yirmi beş bin arasında tahmin edilebilir. Osmanlı Devleti,birçok çephede uğramış olduğu ağır yenilgilerden sonra,Doğu Rumelide Türklerin yürüttükleri savunmayı destekleyecek durumda değildi.Tamamen bölge Türkleri tarafından verilen bu mücadele sırasında,Rodop Türkleri ,artan yağma,cinayet,soygun gibi eylemlerin önüne geçebilmek için direniyorlardı.Silahlı milis kuvvetleri,gerilla saldılarıyla işgalci kuvvetlere ağır darbeler vuruyor,daha sonra dağlara sığınıyorlardı.Rodop kahramanlarının başında bulunan Kara Yusuf Çavuş ile Hidayet Paşa (İngiliz asıllı Sinclair) ilk günlerde uyum içinde olmuş fakat sonraları Hidayet Paşanın ayrılmasıyla Rodop kuvvetleri ikiye bölünmüştü.Mücadelenin kritik bir safhasında meydana gelen bir olay karşısında Rodop Türkleri yine bir baş altında birleşmişlerdir.Bu mücadeleler sürerken Rodop dağları Bulgaristanın Filibe ve Kırcaali ovalarıyla Batı Trakya arasında bir sınır oluşturmaktaydı.Bulgaristanın kuzeyinden ve Romanyadaki Osmanlı hakimiyetindeki bölgelerden göç eden Türkler Rodoplarla bu dağların güneyindeki Gümülcine,iskeçe ve diğer illere sığınmışlardır.Rodop Türklerinin milisleri savaşırlarken,bu göçler de devam etmiştir.Halk Bulgar ve Rus idaresinin tüm çağrılarına rağmen silahlarını teslim etmemiş,milis kuvvetlerine katılmıştır. Rodop Muvakkat Türk hükümeti bu mücadeleyi sürdürürken bir tarftan da Osmanlıların desteğini sağlamaya çalışıyordu.Ancak Osmanlı Devletinden yardım alamayan Rodop Türkleri,güçlerin tükenmesi sonunda,yenilgiye uğradılar.Yenilgide,aynı dönemde bölgede başgösteren kolera salgının da payı olduğu,durumu daha da güçleştirdiği düşünülebilir. O tarihlerde yıkılan köylerin harabeleri bugün Batı Trakyada görülebilmektedir. Batı Trakya ve Rodoplardaki bu Türk ayaklanması Avrupa devletlerinin de dikkatini çekmiş ve Ayastefanos Antlaşmasını değiştiren 13 Temmuz 1878 tarihli Berlin Antlaşmasıyla Şarki Rumeli imtiyazlı vilayetinin kurulmasında hiç şüphesiz etkili olmuştur.Bu vilayetin kurulmasıyla bir dereceye kadar rahatlayan Türkler vilayetin 1885te Bulgaristana ilhakından sonra yeniden ayaklanmışlar ve sonunda Osmanlı Devletine katılmaya muvaffak olmuşlardır.Balkan Harbi sonunda Batı Trakya Bükreş Muahedenamesiyle (10 Ağustos 1913 ) Bulgaristana bırakıldı.Türkler üzerindeki Bulgar baskısı günden güne arttı.Bunun üzerine Edirneye çekilmiş olan Türk akıncı müferzelerinden umum çeteler kumandanı Eşref Kuşçubaşı 116 kişilik bir gönüllü grubu ile Batı Trakyaya girdi ve Bulgarlara karşı oradaki Türkleri organize etti.Eşref Kuşçubaşı ve 116 kişilik grubu 15-19 Ağustos 1913 tarihlerinde Batı Trakya içlerine doğru ilerleyerek karşılaştığı Bulgar çeteleri ve askeri birliklerini yenmiş,Koşukavak,Kırcaali ve Mestanlı kazalarını ele geçirmiş,ve buralarda hükümet reisleri tayin ederek asayişi sağlamıştır.Ancak harekat,Sol Cenah Erkan-Harbiye Reisi Kaymakam Enver Beyin,Eşref Beye telgrafla verdiği şu emirle durduruldu:"Koşukavaktan daha ileri gitmenize muvafakat edilmiyor."Fakat üst makamların müfrezenin olduğu yerde durması için verdiği bu emir,kesin bir ifade taşımıyor,ve müfrezenin esas amiri olan Enver Beyin şahsi fikrini belirtmediğinden,müfrezenin bundan sonraki hareketi için açık bir kapı bırakıyordu.Bunun üzerine Eşref Bey,bu üç kazadan daha da ileriye gidebilmek,yani bütün Batı Trakyayı işgal edebilmek için yeni kuvvetler sağlamak ve Enver Bey ile bizzat görüşmek için 22 Ağustosta Ortaköye gitmiş ve burada Enver Bey ile yaptığı görüşmede,bütün Batı Trakyanın işgali üzerinde karara varılmıştır.Bundan sonra,Batı Trakyadaki işgal hareketinin yeni bir merhalesi başlamış oluyordu.Enver Bey-Eşref Bey görüşmesinden hemen sonra Batı Trakyaya geçen gönüllü subay ve erler,31 Ağustos 1913te Gümülcine,1 Eylül 1913te ise İskeçeyi işgal ettiler.Bundan hemen sonra,Meriçin batısında,Sofulu ve Fereçik civarlarında,Bulgar kuvvetleriyle Türk kuvvetleri arasında 22-23 Eylül tarihlerinde sert ve kanlı çarpışmalar oldu.Bu çarpışmalar neticesinde Bulgarlar,Yunan işgalinde bulunan Dedeağaça sığınmak zorunda kaldılar.Böylece Türk kuvvetlerinin Batı Trakyadaki işgal sahası genişlemiş oluyordu.

Garbi Trakya Hükümeti
Garbi Trakya Hükümeti Muvakkatesi ve daha sonra Garbi Trakya Hükümeti Müstakilesi,Batı Trakyanın tarihinde,ortaya çıkışı ve yok oluşu bakımından önemli ve ibret verici bir tarihi vakadır.Gümülcinenin ele geçirilmesinden sonra burada,Hoca Salih Efendi başkanlığında Garbi Trakya Hükümeti Muvakkatesi kurulmuş,bir de,Salih Hocadan başka Raif ve Halit Beylerle daha eski bazı memurlardan kurulu bir Garbi Trakya Muvakkat Hükümet Heyeti meydana getirilmişti.Garbi Trakya Hükümeti Muvakkatesinin üstünde Garbi Trakya Hükümeti İcraiyesi,bunun başında ise,aynı zamanda Erkan-ı Harbiyei Umumiye Reisi vazifesini görmekte olan Süleyman Askeri Bey bulunmaktaydı.Hükümette yetkiler başta Süleyman Askeri Beyin,ondan sonra da Eşref Kuşçubaşı ile kardeşi Hacı Sami Beyin elindeydi.Garbi Trakya Hükümeti Muvakkatesinin bayrağı çekilmiş,posta pulu bastırılmış,bütün hükümet teşkilatı faaliyete geçmişti.Zorla dinleri değiştirilmiş olan üç yüz bin Türkün tekrar müslümanlığa dönmeleri için din adamlarından meydana gelen heyetler kurularak çeşitli bölgelere gönderilmişti.Süleyman Askeri Bey emrinde bir mülazım olarak Batı Trakyadaki akınlara katılan Fuat Balkan anılarında,köy meydanlarına Bulgarlar tarafından asılmış çanların indirildiğini,işkence ile zorla hıristiyan yapılan Türklerin yeniden kelime-i şehadet getirerek müslümanlığa döndüklerini anlatır.


 

58 Günlük Batı Trakya Türk Devleti
Garbi Trakya Hükümeti Muvakkatesinin kurulması,gerek Sofyada,gerekse İstanbulda endişeye uyandırmıştı.Batı Trakyadaki bu gelişmeleri başından beri olumlu karşılamayan Başkumandanlık Vekaleti,yabancı teşebbüslerin de etkisiyle,Batı Trakyaya gitmiş olanların memlekete dönmelerini emretti. Buna karşılık olarak, Eşref Bey tarafından Babıaliye,sabık 10.kolordu kumandanı Hurşit Paşaya ve Erkan-ı Harp kaymakamı Enver Beye birer sureti gönderilmek üzere verilen 25 Eylül 1913 tarihli cevapta şöyle deniliyordu; "...bu günden itibaren Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatesi altındaki çalışmamızı Hükümet-i Müstakileye tebdil ve ilan,maalesef rabıta-i maddiyemizi Hükümet-i Osmaniyemizden kesmiş olduğumuzu ilana mecbur oluyoruz...Merkezimiz Gümülcine Şehridir.Dedeağaç,İskeçe,Eğridere,Darıdere,Kırcaali,Koşukavak Şehirlerini ve diğer kaza ve nahiyelerini idare etmekteyiz.Hükümetimiz tam teşkilatla kurulmuştur. ... Kuvvetlerimize ilhak ve hükümetimize iltica eden bazı efrad ve zabıtanın iadeleri Hükümet-i Osmaniyece talep edilmekte ise de huku-ı düvel kaidelerine istinaden arz olunur ki Garbi Trakya hükümetiyle Osmanlı Devlet-i Aliyyesinin yekdiğeriyle muahedelenmiş bu gibi iade-i mücrimin ve bahusus da siyasi mücrimler hakkında bir anlaşma bulunmadığından bu hususun da nazar-ı mütalaeden uzak bulundurulmaması istirham olunur. ... Garbi Trakya Hükümet-i Müstakilesi Riyaseti Eşref." Garbi Trakya hükümet-i Müstakilesinin kuruluşu,Batı Trakyadaki halka da yine 25 Eylül 1913 tarihli bir beyannameyle duyuruldu.Bu beyannamede; "...İşte bugünden itibaren muvakkat olarak tevkil eylediğimiz hükümet-i muvakkatemiz Garbi Trakya Hükümeti Müstakilesi namına tahvil ve ilanı istiklal eylediğimizi bilcümle hükümetlere ve alem-i insaniyete ilan eylemekle fahr-u şeref duyduğumuz ilan olunur..." Müstakil hükümet,kuruluşunu yabancı devletlere de şöyle duyurmuştur; "...Allahımıza dayanarak ve benliğimize güvenerek bu günden itibaren islamı,Hıristiyanı,Türkü,Bulgarı,aynı hukuka malik olmak şartıyle Garbi Trakya Hükümeti Müstakilesini ilan eylemiş olduk." Batı Trakyanın yöneticileri,o güne kadar işgal edilmemiş olan ve Yunanlıların elinde bulunan Dedeağaçı da almaları gerektiğine inanıyorlardı.Bükreş görüşmelerinde Yunanlılar,Bulgarların idaresi altında kalacak olan Rumlara yapılmasını istedikleri muamele hakkında Bulgarlarla anlaşamamışlar, 8-17 Eylül 1913 tarihlerinde İstanbulda yapılan Osmanlı-Bulgar barış görüşmeleri sırasında bir Osmanlı-Bulgar yakınlaşmasını baltalamak amacıyla,Dedeağaç şehrini ve limanını Batı Trakya hükümetine teslim etmişlerdir.Bundan sonra Yunanlılar,Batı Trakya hükümetiyle temas kurarak Batı Trakya-Yunan sınırı olarak Mesta-Karasuyu kabule hazır olduklarını ,Bulgarlara karşı kullanılmak üzere Batı Trakya halkına silah ve mühimmat vereceklerini bildirmişlerdir.Gerçekte Yunanlılar bu vaatlerini tutmamış,tersine Batı Trakya üzerinde akeri tedbirler almışlardır.Dedeağaçın Garbi Trakya Hükümeti Muvakkatesine geçmesi,hükümetin önemli ve zengin bir ticaret limanına sahip olması demekti.Bu,Garbi Trakya Hükümeti Muvakkatesinden,Garbi Trakya Hükümeti Müstakilesine geçiş sırasında,yeşil,beyaz,siyah renklerden meydana gelen ay yıldızlı bayrağın törenle,Gümülcine,İskeçe,ve Batı Trakyanın diğer yerleriyle beraber Dedeağaçta da resmi binalara çekilmesini müökün kılmış, o zamana kadar Garbi Trakya Hükümeti İcraiyesi reisi ve Erekanı Harbiye-i Umumiye Reisi olan Süleyman Askeri Bey,Garbi Trakya Kuvayı Milliye Kumandanı sıfatıyla,Batı Trakyanın savunması ve Bulgar çetelerinin kovulmasından sorumlu kumandan olarak görev almıştır. Dedeağaçın teslim alınmasından sonra hükümet, Samuel Karaso adlı bir museviye resmi Batı Trakya ajansını kurdurmuş, Türkçe ve Fransızca olarak Independant adlı bir gazete çıkarmaya başlamıştı.Maalesef Batı Trakyada büyük ümitlerle kurulan bu ilk müstakil Türk hükümeti,Bulgarların eline teslim edilerek son bulmuştur. Müstakil hükümetin bayrağı Batı Trakyanın şehirlerinde dalgalanırken,İstanbulda Osmanlı Hükümeti ile Bulgar yöneticiler arasında yeni sınırlar üzerinde müzakereler yapılıyordu.Müzakerelerin sonucunda İstanbul Antlaşması olarak bilinen Osmanlı--Bulgar Antlaşması, 29 Eylül 1913te imzalandı.Yeni sınır, kuzeyde Karadenizden, Revza nehrinin ağzından başlayıp Kırklarelinin kuzeyinde eski sınırdan 50 km.,Edirnenin kuzeyinde ise 30 km. genişliğinde bir toprak şeridini,Edirnenin hemen batısında ise 10-15 km.lik yerleri ve Cisri Mustafapaşayı Bulgarlara bırakarak Meriçe iniyor; Mustafapaşanın doğusunda Meriçi geçerek,bu nehrin batısında 25-30 km. genişliğinde bir bölgeyi Osmanlı Devletine bırakarak Sofulunun kuzeyinde Meriçe vardıktan sonra,Ege denizine kadar Meriç boyunca uzanıyordu.
Buna göre,daha önce Türk kuvvetlerince işgal edilmiş olan Mustafapaşa Bulgarlara,Karaağaç ve Dimetoka Osmanlı Devletine kalıyordu.Böylece Batı Trakya,tamamen Bulgarlara kalıyordu.Antlaşmanın Batı Trakya ile ilgili hükümleri şöyleydi;
1. İlan edilecek umumi af,Batı Trakya için de geçerli olacaktır.Bulgar hükümeti tarafından yapılacak ilandan ilandan iki hafta sonra umumi aftan faydalanma hakkı kalmayacaktır.
2. Her iki tarafın elinde bulunup diğer tarafa geçecek yerler,imzadan sonra on günde askerden boşaltılacak ve bundan sonraki onbeş gün içinde diğer taraf memurlarına verilecektir.İmzadan sonraki üç hafta içinde,iki taraf,ordularını dağıtacaktır. "
Buna göre Batı Trakya hükümeti ve bu işte çalışanların da,giriştikleri kurtarma işinden vaz geçerek,en geç 25 Ekim 1913 gününe kadar Batı Trakyayı Bulgarlara teslim etmeleri gerekiyordu.Bu sonuç,tabiatıyla bütün Batı Trakyada büyk üzüntüyle karşılanmıştı.Batı Trakya hükümetini ve halkı,Bulgarlara karşı silahlı direnişten vazgeçirmek ve yatıştırmak için İstanbul muhafızı Albay Cemal (Cemal Paşa) Ekim 1913 başlarında Dedeağaç,Gümülcine ve İskeçeye giderek Batı Trakyanın Bulgarlara teslimini sağladı.Batı Trakya hükümetinin ileri gelenleri,Süleyman Askeri,Eşraf Kuşçubaşı ve diğer subaylar İstanbula döndüler.Sadece birkaç subay,Türklerle Bulgarlar arasındaki anlaşmazlıkları gidermek için Batı Trakyada kaldılar.Bunlardan biri olan Üsteğmen Fuat (Balkan) hatıralarında,kendisinin de bu vazife ile İskeçede kaldığını ve İskeçe ve havalisini Bulgarlara teslim ettiğini,bir müddet sonra muhtelif yerlerde kalmış bulunan beş zabiti de Bulgarların çeşitli bahanelerle sınırdışı ettiğini anlatmaktadır.Bağımsız Batı Trakya hükümetinin sonu ve bölgenin Bulgarlara teslimi,Cemal Kutayın hatıralarında ise şu sözlerle dile getirilmektedir;
" Eşref Beyin ,Dedeağaçta vazifelendirdiği bir Fransız tebası vasıtasıyla temin ettiği terzi Rum kızına ilk örneğini hazırlattı bayrağın siyah kısmı matemi,ay yıldız Türklüğü, yeşil İslamı,beyaz ise girişilen işten yüz akıyla çıkma hasretini temsil ediyordu. Türk evlerinin, şevk ve ümitle binlercesini dikerek,resmi,hususi bütün yapılara çekilmiş olan bayrağın indirilmesi çok hazin oldu.Ağlamayan yoktu !.. Ümit kısa sürmüştü. "
Babıalinin Batı Trakyayı feda etmesine sebep olarak ileri sürülen faktörler arasında, Bulgarlarla barış imzalanmazsa Rusların Anadolunun doğusunu işgal edeceklerine dair korkular; hazinenin para sıkıntısı ve Maliye Bakanı Cavit Beyin Fransızlardan borç alabilmek için Bulgarlarla barış meselesinin çözülmesi konusunda Osmanlı hükümetine baskı yapması; Enver Beyin o sıralarda apandisitten hasta oluşu ve Batı Trakya işleriyle ilgilenemeyişi, sayılabilir.Batı Trakyanın tesliminden sonra Türk milislerin ellerindeki silahlar, ileride yine Batı Trakya davası için kullanılmak ümidiyle emniyetli ellerde saklandı. 1.Dünya savaşı sırasında 30 Temmuz 1915 tarihinde Yüzbaşı Fuat Balkanın sevk ve idaresinde Dramada Batı Trakya Kurtuluş Komitesi kuruldu.Daha sonra Fuat Balkanın İstanbula çağrılması üzerine 27 Eylül 1917de Kavaladan İstanbula hareket etmesiyle bu teşebbüs de başarısız kaldı.Mondros Mütarekesinin imzalanmasından sonra (30 Ekim 1918), 10 Kasım 1918de İstanbulda bulunan Batı Trakyalıların düzenlediği bir kongre kararıyla Batı Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu.Bu cemiyet, itilaf devletleri adına Fransız kuvvetlerinin Batı Trakyayı işgali (15 Ekim1919) sıralarında faaliyetini sürdürdü ve merkezini Gümülcineye nakletti.Batı Trakyanın Yunanlılar tarfından işgali günlerinde de (22 Mayıs 1920) Gümülcinenin kuzeyinde Hemetlide Türkler Batı Trakya Hükümetini kurdular (27 Mayıs 1920).Peştreli Tevfik Beyin başkanlığında kurulan bu Hükümet bölgenin Yunanlıların eline geçmesiyle dağıldı.Batı Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Batı Trakyayı üç ana bölge halinde ayırmıştı.Bunlardan Yunanistan Batı Trakyası Drama,Kavala, Sarışaban,Pravişte,Serez,Zeleva ve Demirhisar Kazalarından;Bulgaristan Batı Trakyası Kırcaali,Koşukavak,Ortaköy,Gümülcine Platosu,Darıdere,Paşmaklı,Ropçoz,Nevrekop ve Razlık kazalarından;Batı Trakya olarak nitelenen kısım ise Gümülcine,Dedeağaç,Sofulu ve İskeçe kazalarından meydana gelmekteydi.Bu bölgelerde mevcut toplam nüfüs aşağıdaki tabloda ğörüldüğü şekildeydi;

 

BatıTrakya

Bulgaristan Batıtrakyası

Yunanistan Batıtrakyası

TOPLAM

Türk

129.120

333.321

285.187

747.628

Yunan

33.910

10.720

65.411

110.041

Bulgar

26.266

50.967

33.508

110.741

Yahudi

1480

134

3581

5195

Ermeni

923

-

966

1889

 



Bugün Batı Trakya olarak bilinen bölgede ise Gümülcinede 59.967 Türk, 8834 Rum ve 9997 Bulgar: Dedeağaçta 11.744 Türk, 4800 Rum ve 10.227 Bulgar; Sofuluda 14.736 Türk,11.542 Rum ve 5490 Bulgar; İskeçede 42.671 Türk, 8728 Rum ve 552 Bulgar nüfus yer almaktaydı.Fransız kuvvetlerinin bölgeden çekilmesinden sonra Batı Trakya Yunanistanın eline geçti.24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşmasıyla Batı Trakya Türklerinin statüleri yeniden belirlendi ve bugüne kadar da bu statü geçerliliğini muhafaza etti.Lozan Antlaşmasından önce Yunanistandaki müslüman azınlıklarla ilgili olarak 2 Şubat 1830 Londra Protokolü,24 Mayıs 1881 İstanbul Milletlerarası Sözleşmesi,1-14 Kasım 1913 Atina Antlaşması ve 3 numaralı protokol ile 10 Ağustos 1920 tarihli Yunan Sevri gibi antlaşmalar yapılmıştı.Lozan Antlaşmasıyla bu Antlaşmalar tamamen yürülükten kalkmamış,hatta 10 Ağustos 1920 tarihli Yunan Sevri, Lozanda ek bir protokolle bazı değişikliklere uğrayarak geçerli sayılmıştır.Lozan Konferansı sırasında 30 Ocak 1923te imzalanan sözleşme ile Türkiye ve Yunanistan arasında mecburi nüfus mübadelesi yapıldı,fakat Batı Trakya Türkleri ile İstanbul Rumaları "établi" (yerleşik) kabul edilerek bu mübadeleden istisna edildiler.Bu sözleşmeye göre Türk ve Yunan temsilcilerinin de dahil olduğu bir karma komisyon kuruldu ve Ekim 1923ten itibaren çalışmalarına başladı.Komisyonun çalışmaya başlaması ve mübadele işlerinin ele alınması ile birlikte Türkiye ve Yunanistan temsilcileri arasında "yerleşik" deyiminin kapsamı konusunda görüş ayrılığı çıktı.Anlaşmazlık iki ülke arsındaki siyasi münasebetlere etki edince 1 Aralık 1926da Türkiye ile Yunanistan arasında bir anlaşma imzalandı.Bu anlaşma ile mübadele konusunda birçok mesele çözümlendi.Ancak yine birtakım anlaşmazlıklar çıktı ve Türk -Yunan münasebetleri gerginleşti.Nihayet 10 Haziran 1930da imzalanan anlaşmayla yerleşme tarihleri ve dogum tarihleri ne olursa olsun İstanbul Rumaları ile Batı Trakya türklerinin hepsi yerleşik deyiminin kapsamı içine alındı.Böylece Batı Trakya Türklerinin tamamına yerleşik belgesi verildi.
Lozan Anlaşmasıyla Batı Trakyada Yunan vatandaşı olarak Yunan idaresinde yaşamaya bırakılan,fakat bazı imtiyazlara sahip olan 129.120 kişilik Türk cemaatinin hakları,antlaşmanın "Azınlıkların Himayesi" başlığını taşıyan birinci kısmının 3. faslında belirtilmekte ve garanti altına alınmaktadır.Söz konusu bölümün 37-45. maddeleri özetle Türk toplumuna din ve ırk farkı gözetmeksizin her türlü vatandaşlık hakkının tanınmasını,kendilerine ait özel çeşitli kültürel ve dini mahiyette eğitim müesseseleri kurup idare edebileceklerini,kendi dilleriyle eğitim yapabileceklerini ve kendi dillerini mahkemede dahi kullanabileceklerini,dinlerini öğrenip uygulayabileceklerini,Türk cemaatinin mabed,mezarlık,vakıf ve diğer kuruluşların her türlü himayeyi göreceğini ve benzeri hükümleri ihtiva etmektedir.Ayrıca bu antlaşmanın hükümlerinin anayasa ve bütün kanunların üzerinde olacağı,bunlara aykırı kanun çıkarılamayacağı de hükme bağlanmıştır.Lozan Antlaşmasıyla birlikte imzalanan16 numaralı ek protokolle Yunan Sevri yürürlüğe konulmuştur.Yunanistanda azınlıkların himayesine dair Servde 10 Ağostos 1920 tarihinde imzalanan ve Yunan Sevri denilen bu muahede ile Yunanistanda yaşayan bütün müslüman -Türk cemaatinin hakları korunmaktadır.Yunan Sevrinin 14.maddesinde de Yunanistandaki müslüman Türklerin kişi ve aile hukuku konularında kendi örf ve adetlerini,kendi hukuk sistemlerini uygulamakta serbest olacakları,vakıflarının ve dini kuruluşlarının tam bir şekilde tanınacağını,korunacağını ve yenilerinin de kurulabileceğini hükme bağlamaktadır. Bugün Batı Trakyada Türklere ait 241 ilkokul,iki orta-lise ve iki de imam-hatip lisesi benzeri medrese bulunmaktadır.Ancak medreselerin son yıllardaki eğitim seviyesi düşmüştür.Batı Trakya Türklerinin eğitim müesseseleri özel azınlık okulu statüsünde olup velilerden oluşan encümenler tarfından idare edilmektedir.Türkiye ile Yunanistan arasında 20 Nisan 1951de imzalanan kültür antlaşması ve buna istinaden 1968de imzalanan Ankara ve Atina protokolleriyle Batı Trakya Türklerinin eğitim müesseseleri Türkiyeden gönderilen formasyonlu öğretmenlere kavuşmuş ve okul kitapları da Türkiyeden gönderilmeye başlanmıştır.Ancak gerek öğretmenlerin zamanında yerine ulaşmaları,gerekse ders kitaplarının dağıtımı konusunda çeşitli engellemelerle karşılaşılmaktadır.Bugün Türkçe okutulan derslerin sayısı da azaltılmıştır.Halbuki Lozan Antlaşmasına göre Yunan dili hariç bütün derslerin Türkçe okultulması gerekmektedir.Liselerde Türkçe okutulan derslerin yıl sonu imtihanları 1984-1985 ders yılından beri Yunanca yapılmaktadır.1969da faaliyete başlayan özel Selanik Pedagoji Akademisi,ilkokullara öğretmen yetiştiren Gümülcine ve Şahin medreseleri mezunlarını almakta ve bunları azınlık statüsüne aykırı bir uygulamyla üç yıllık Yunanca eğitimden sonra öğretmen olarak mezun etmektedir.İdarenin öğretmen tayinine karışmaması gerekirken bazı Türk ilkokullarına gönderilen öğretmenlerin veliler tarafından istenmemesi sonucunda söz konusu okullar kapanmış ve öğrenciler eğitimden mahrum kalmışlardır.Şu sıralarda Türk yerleşim bölgelerine Yunan ortaokulları açılmakta ve yöredeki ilkokul mezunu Türk çocuklarının bu okullara gönderilmesi Yunan makamlarınca mecbur tutulmaktadır.
Lozan Antlaşmasına göre (md.39) Batı Trakyada yaşayan Türklerin her yerde ana dilleri Türkçeyi kullanabilecekleri hükme bağlanmış olduğu halde bugün resmi dairelerde Türkçe konuşanların işleri görülmemektedir.1920lerden itibaren faaliyet gösteren Gümülcine Türk Gençleri birliği,İskeçe Türk Birliği ve Batı Trakya Türk Öğretmenleri Birliği dernekleri,adlarındaki "Türk" kelimesinden dolayı,29 Kasım 1983te Rodop Valisi Apostolos Papadimitru tarafından kapatılmaları hususunda bidayet mahkemesinde dava açıldı.Mahkeme valinin isteği doğrultusunda 23 Şubat 1984 tarihinde Gümülcinedeki derneği kapatma kararı aldı.İstinaf mahkemesine yapılan itirazlar 9 Aralık 1986da reddedildi ve karar Yunan Yargıtayınca da 2 Ekim 1987 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girdi.Buna rağmen söz konusu dernekler bugün de faaliyetlerini sürdürmektedirler.Yine aynı tarihlerde Yunan hükümet sözcüsünün Batı Trakyada Türk olmadığını söylemeye kalkışması Batı Trakya Türklerinin tepkisine yol açmış,29 Ocak 1988 tarihinde Gümülcine olayları meydana gelmiştir.1971de İskeçedeki tarihi Tabakhane Camiinin park yapma gerekçesiyle yıktırılmasından sonra yakın yıllarda camilere yönelik saldırılar,kundaklamalar,kabristan ve mezarlıkların park ve yeşil saha içine alınıp tahrip edilmesi gibi olaylar giderek artış göstermiştir.Batı Trakya Türklerinin cemaat idare heyetleri,1913 Atina Antlaşmasına dayanılarak 1920 yılında çıkarılan kanuna göre Türkler tarafından seçilmekteydi.Bu heyetlerin görevi Türk vakıflarını ve şehirlerdeki ilkokulları idare etmekti. Faaliyetleri de müftüler tarafından denetlenirdi.Türk toplumunun temsil organı durumundaki cemaat yönetimlerinin statüsünü değiştirmek maksadıyla Yunan yönetimi zaman zaman isim değişikliği mübadelesinde bulunmuştur.1951de heyetin adı İslam Cemaatlerine Ait Servetleri İdare Komisyonu olmuş,1967de ise Müslüman Emlakini Tedvire Memur Heyet adını almıştır.Ayrıca 1967de çıkarılan bir kanunla seçimle iş başına gelenler uzaklaştırılmış ve tayinle yeni heyetler oluşturulmuştur.Bugüne kadar görevleri devam eden bu heyetler Türk vakflarını muhafaza edememiştir.Gümülcine vilayetindeki heyet vakıfları koruyabilmişse de yönetimin çıkardığı güçlükler karşısında 8 Ağustos 1989da istifa etmiştir.Yunanistan yönetimi,Türklerin uygulanmasını istedikleri 1920 tarihli kanuna karşılık 1980de başka bir kanun çıkarmıştır.bu kanuna göre Türk vakıfları küçük birimlere ayrılmakta,müftülerin elinde olan denetim hakkı valiya verilmektedir.Türkler bu kanunu kabul etmediklerinden Yunan yönetimi de bugüne kadar bütün çabalara rağmen bunu uygulama alanına koyamamıştır.Türklerin kişi ve aile hukuku konularında kadılık (hakimlik) yapan ve dini liderleri olan müftülerin de milletlerarası antlaşmalara ve 1920de çıkarılan kanuna göre Türkler tarafından seçilmesi gerekirken 1985te vefat eden Gümülcine müftüsünün yerine Yunan yönetimince doğrudan bir müftü tayin edilmesi kabul edilemez bir müdahele olarak nitelendirilmektedir.Dini müesseselere yapılan bu tür müdahaleler Türklerin hak arama mücadelesini başlatmıştır.
Bugün Batı Trakya Türklerine inşaat ve tamir izni verilmemekte,gayri menkul satın almalarına müsaede edilmemektedir.Arazileri de çeşitli sebeplerle kamulaştırılmaktadır.Mayıs 1978de Gümülcinenin Yahyabeyli,Vakıf, Kafkasköy ve Ambar köylerinde 4000 dönümlük ekim alanı sanayi sitesi yapmak için,1980de Gümülcinenin kuzeybatısında Yaka tarlaları olarak bilinen 3000 dönümlük tarla Trakya Dimokritos Üniversitesi için,gene Gümülcinenin kuzeyinde 4300 dönüm arazi askeri bölge için kamulaştırılmıştır.1984te Gümülcinenin Karacaoğlan,Ircan,Sirkeli ve Kozlukebir nahiyelerine bağlı 8000 dönümlük bir arazi açık hava hapishanesi için kamulaştırılmıştır.Ayrıca 1982de İskeçenin İnhanlı köyü arazisi Türklerden alınıp Rumlara verilmeye çalışılmış ve Türklere ait topraklar Rumlara dağıtılmak istenmiştir.Yunan vatandaşlık yasasının 19.maddesine göre Batı Trakya Türkleri vatandaşlıktan kolayca çıkarılabilmekteydiler.Çünkü bu yasaya göre Rum asıllı olmayan Yunan vadandaşları Yunanistan dışında ikamet ettikleri takdirde İçişleri Bakanlığının kararıyla vatandaşlıktan çıkarılabiliyordu.(Fakat en sonunda Yunanistan bu yasayı yürürlükten kaldırılmıştır.Bu yasa yürürlükte iken birçok Türk ,Yunan vatandaşlığından listeler halinde silinmişlerdir.)
Günümüzde Batı Trakya Türkleri, milletlerarası ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki antlaşmaların sağladığı haklarının Yunan idaresince ihlal edilmesi üzerine haklarının iadesi için mücadelelerini sürdürmektedirler.